Zamanı Mumyalamak
Leyla Sarel
André Bazin, fotoğraf için “zamanı mumyalamaktır” der.
İlk bakışta fotoğrafın yaptığı şey basittir: Bir anı kaydeder. Deklanşöre basılır, görüntü oluşur ve hayat devam eder. Oysa fotoğrafın asıl tuhaflığı tam da burada başlar. Hayat devam ederken fotoğraftaki zaman devam etmez.
Bir çocuk koşarken çekilmişse, hep koşacaktır ama hiçbir yere varamayacaktır. Bir kadın gülümserken çekilmişse, yıllar sonra yüzündeki çizgiler değişse bile o fotoğrafta aynı yaşta kalacaktır. Bir sokak yıkılabilir, bir ev ortadan kalkabilir, fotoğraftaki insanların hiçbiri artık yaşamıyor olabilir. Ama görüntünün içindeki zaman bütün bunlara direnmeye devam eder.
Belki Bazin'in “mumyalamak” sözcüğünü seçmesi bu yüzden önemlidir.
Mumya, ölümü ortadan kaldırmaz. Ölümün karşısında bedeni korumaya çalışır. Fotoğraf da zamanı durduramaz; geçen şeyi geri getiremez. Yalnızca onun izini saklar.
Bu nedenle her fotoğrafın içinde küçük bir ölüm vardır.
Fotoğraf çekildiği anda, görüntülenen an geçmişe dönüşür. Daha deklanşörün sesi kaybolmadan, fotoğraf bize artık var olmayan birkaç saniye öncesini göstermeye başlamıştır.
Biz çoğu zaman fotoğraflara bunun farkında olmadan bakarız.
Eski aile albümlerini düşünelim.
Bir masanın çevresinde oturan insanlar… Bayramlıklarını giymiş çocuklar… Bahçede duran bir baba… Kapının önünde gülümseyen bir anne…
Fotoğraf çekildiği gün bunların hiçbiri tarih değildir. Sıradan bir gündür. Belki sofradan biraz sonra kalkılmış, çocuklardan biri ağlamış, biri aceleyle başka bir yere gitmiştir. Fotoğraf bütün bu hareketin içinden küçücük bir parçayı seçer ve onu hayatın geri kalanından koparır.
Yıllar geçince sıradan olan değişir.
O masa artık yoktur.
Ev yıkılmıştır.
Çocuk yaşlanmıştır.
Fotoğraftaki insanlardan bazıları ölmüştür.
Ama görüntü değişmemiştir.
İşte fotoğraf ile zaman arasındaki asıl gerilim burada ortaya çıkar: Biz yaşlanırız, fotoğraf yaşlanmaz.
Kâğıdı sararabilir, yüzeyi çizilebilir, renkleri solabilir; fakat içindeki insan aynı yaşta kalır. Fotoğrafın maddesi eskirken fotoğrafın zamanı eskimez.
Bu yüzden yıllar sonra kendi gençlik fotoğrafımıza baktığımızda yalnızca kendimizi görmeyiz. Artık olamayacağımız birini görürüz.
“Bu bendim” deriz.
Bu cümlenin içinde hem bir yakınlık hem de büyük bir mesafe vardır.
Çünkü fotoğraftaki kişi bizizdir, ama artık biz değildir.
Fotoğraf zamanı saklarken insanın zaman karşısındaki çaresizliğini de saklar.
Belki de bu nedenle bazı fotoğrafları atamayız.
Teknik olarak kötü olabilirler. Kadraj yanlıştır, ışık yetersizdir, görüntü bulanıktır. Ama o fotoğrafın değeri estetik niteliğinden gelmez. İçinde artık ulaşamadığımız bir zaman vardır.
Bir insanın sesi unutulabilir.
Bir evin kokusu unutulabilir.
Bir yaz akşamının sıcaklığı, bir odanın duvar rengi, annemizin o gün söylediği söz unutulabilir.
Fotoğraf bunların hiçbirini bütünüyle geri getiremez. Fakat küçük bir görüntü bütün o kayıp dünyayı yeniden harekete geçirebilir.
Bu yüzden fotoğraf geçmiş değildir yalnızca.
Geçmişle bugün arasında açılmış küçük bir kapıdır.
Biz o kapıdan geçemeyiz.
Sadece bakabiliriz.
Ve belki fotoğrafın hüznü tam olarak buradadır.
Fotoğraftaki çocuk koşmaya devam eder.
Kadın gülümsemeye devam eder.
Güneş pencereye aynı açıyla düşer.
Oysa fotoğrafın dışında hayat çoktan başka bir yere gitmiştir.
Bazin'in söylediği gibi fotoğraf zamanı mumyalar.
Ama zamanı kurtaramaz.
Belki de fotoğrafın gücü, bunu yapabileceğine bizi birkaç saniyeliğine inandırmasındadır.
