İnsan, tarih boyunca iki temel arzunun arasında yaşadı: Özgür olmak ve güvende olmak.
İlk bakışta bunlar birbirinin karşıtı değildir. İnsan hem özgür hem güvende olmak ister. Fakat toplum büyüdükçe, iktidar örgütlendikçe ve devlet insan hayatının daha geniş alanlarına girdikçe bu iki arzu arasında eski bir gerilim ortaya çıkar: Güvenliğimiz için özgürlüğümüzden ne kadar vazgeçebiliriz? Ya da tersinden sorarsak, özgür kalabilmek uğruna ne kadar güvensizliği göze alabiliriz?
Belki de bireyin siyasal tarih içindeki en eski açmazlarından biri budur.
İnsan topluluklarının devleti ortaya çıkarmasının temel nedenlerinden biri güvenlikti. Yaşamın, mülkiyetin, ailenin ve topluluğun korunması gerekiyordu. Thomas Hobbes, 17. yüzyılda bu düşünceyi oldukça sert bir biçimde ifade etti. Ona göre ortak bir otoritenin bulunmadığı durumda insanlar sürekli bir çatışma ihtimaliyle karşı karşıyaydı. Bu nedenle bireyler bazı özgürlüklerinden vazgeçerek güçlü bir egemenin otoritesini kabul ederler.
Hobbes'un Leviathan'ında güvenlik, siyasal düzenin temel gerekçelerinden biridir.
Fakat tam da burada başka bir sorun başlar.
İnsanı korumak için oluşturulan güç, insandan ne kadar yetki alacaktır?
Çünkü güvenliği sağlayan otorite aynı zamanda özgürlüğü sınırlandırabilecek araçlara da sahiptir. Yasa koyabilir, yasaklayabilir, cezalandırabilir, gözetleyebilir ve gerektiğinde zor kullanabilir. Böylece güvenlik için kurulan yapı, yeterince sınırlandırılmazsa bireyin karşısındaki en büyük güç hâline gelebilir.
John Locke'un Hobbes'tan ayrıldığı önemli noktalardan biri burada belirginleşir. Locke için insanlar siyasal toplumu yalnızca hayatta kalmak amacıyla oluşturmazlar. Yaşamlarını, özgürlüklerini ve mülkiyetlerini korumak için yönetim kurarlar. Dolayısıyla devletin meşruiyeti yalnızca düzen sağlamasından değil, bireyin haklarını korumasından kaynaklanır.
Bu düşünce modern özgürlük anlayışının önemli temellerinden biri oldu.
Fakat tarih, güvenlik ile özgürlük arasındaki dengenin hiçbir zaman kalıcı olmadığını gösterdi.
Fransız Devrimi bunun çarpıcı örneklerinden biridir. 1789'da özgürlük, yurttaşlık ve eşitlik talepleriyle başlayan devrim, birkaç yıl içerisinde iç savaş, dış savaş ve karşıdevrim korkularının etkisi altında Terör Dönemi'ne ulaştı. Devrimi koruma düşüncesi giderek olağanüstü uygulamaları meşrulaştırdı. Özgürlüğü savunmak için başlayan bir hareketin içinde bile güvenlik kaygısı özgürlük alanını daraltabildi.
Bu yalnızca devrimlere özgü değildir.
Savaşlar, terör saldırıları, ekonomik krizler, salgınlar ve büyük toplumsal çatışmalar sırasında toplumların güvenlik talebi genellikle yükselir. Tehlike büyüdükçe birey, normal zamanlarda kabul etmeyeceği bazı sınırlamalara daha kolay razı olabilir.
Çünkü korkunun siyasal psikolojisi farklıdır.
İnsan tehlike karşısında önce korunmak ister.
Özgürlüğün değeri çoğu zaman güvenliğin bulunduğu zamanlarda daha görünürdür; güvenliğin değeri ise kaybedildiği anda anlaşılır.
yüzyıl bu gerilimin en sert biçimlerinin görüldüğü dönemlerden biri oldu. Dünya savaşları sırasında birçok ülkede olağanüstü yetkiler, sansür, zorunlu askerlik, propaganda ve çeşitli hak sınırlamaları uygulandı. Soğuk Savaş ise güvenlik kavramına yeni bir boyut ekledi. Artık yalnızca sınırlar değil, fikirler ve siyasal aidiyetler de güvenlik tartışmasının konusu hâline gelebiliyordu.
Tam bu noktada George Orwell'ın 1949'da yayımlanan 1984 romanı, güvenlik uğruna denetimin nereye kadar genişleyebileceğine ilişkin edebiyatın en güçlü uyarılarından birini ortaya koyar.
Orwell'ın dünyasında insan yalnızca yaptıklarından dolayı denetlenmez. Ne düşündüğü de iktidarın ilgi alanındadır. Ekranlar insanları izler, düşünceler suç hâline gelebilir, geçmiş yeniden yazılabilir ve kullanılan dil dahi daraltılarak bazı düşüncelerin kurulması güçleştirilir.
Romanın ürkütücü tarafı yalnızca Büyük Birader'in herkesi izlemesi değildir.
Daha ürkütücü olan, insanın bir süre sonra izleniyor olma ihtimalini kendi zihninde taşımaya başlamasıdır.
Gözetim böylece dışarıdaki kameradan içerideki denetçiye dönüşür.
İnsan davranışını, kendisini izleyen birinin bulunup bulunmadığını bilmeden değiştirmeye başlar. Özgürlüğün kaybı artık yalnızca yasaklarla gerçekleşmez; birey kendi sınırlarını kendisi çizer.
1984 bu nedenle yalnızca totaliter bir devlet üzerine yazılmış bir roman olarak okunmamalıdır. Aynı zamanda iktidarın güvenlik, düzen ve ortak tehditler üzerinden bireyin özel alanına ne kadar yaklaşabileceğini sorgulayan bir metindir.
Orwell'ın kurduğu dünya elbette bir distopyadır. Bugünün demokratik toplumlarıyla romandaki Okyanusya'yı doğrudan özdeşleştirmek doğru olmaz. Fakat romanın ortaya attığı soru güncelliğini koruyor:
Bir toplum güvenlik uğruna sürekli gözetilmeyi kabul ederse, hangi noktadan sonra korunmuş değil, denetlenmiş olur?
yüzyılda bu soru daha da karmaşık hâle geldi.
Çünkü Orwell'ın teleskrinleri duvarlardaydı.
Bizim ekranlarımız ise cebimizde.
Bugün cebimizde taşıdığımız telefon nerede olduğumuzu bilebilir. Kameralar şehirleri izleyebilir. İnternette bıraktığımız izler davranışlarımız hakkında ayrıntılı profiller oluşturulmasına imkân verebilir. Devletlerin yanında özel şirketler de insan davranışları hakkında geçmişte hiçbir siyasal otoritenin kolaylıkla ulaşamadığı miktarda veri toplayabilir.
Üstelik Orwell'ın dünyasından önemli bir fark vardır: Bugünün insanı çoğu zaman bu teknolojileri zorla kullanmaz. Konfor, iletişim, eğlence ve güvenlik karşılığında onları kendi isteğiyle hayatına alır.
Belki çağımızın özgürlük tartışmasını daha karmaşık yapan da budur.
Bizi izleyebilecek araçları çoğu zaman kendimiz satın alıyor, cebimizde taşıyor ve geceleri yatağımızın yanına bırakıyoruz.
Böylece eski soru yeniden karşımıza çıkar:
Güvenliğimiz ve konforumuz için ne kadar görünür olmaya razıyız?
Bir şehirde binlerce kamera suçların önlenmesine veya suçluların bulunmasına yardımcı olabiliyorsa bunu ister miyiz?
Muhtemelen birçok insan ister.
Peki aynı kameralar insanların kimlerle görüştüğünü, nerelere gittiğini ve hayatlarının rutinlerini sürekli kaydediyorsa?
Sınır nerede başlamalıdır?
Sorunun güçlüğü burada ortaya çıkar. Güvenlik çoğu zaman somut bir gerekçeyle gelir: suç, savaş, terör, düzensizlik, salgın veya başka bir tehdit. Özgürlük kaybı ise bazen küçük adımlarla gerçekleşir.
Bir kamera.
Bir veri kaydı.
Bir yasak.
Geçici olduğu söylenen bir sınırlama.
Yeni bir yetki.
Tek başlarına bakıldığında bunların hiçbiri büyük görünmeyebilir. Fakat özgürlük her zaman tek bir büyük kararla ortadan kalkmaz. Bazen insanların alıştığı küçük sınırlamaların toplamıyla daralır.
Burada güvenliği küçümsemek de başka bir yanılgıdır.
Çünkü güvenliğin bulunmadığı bir toplumda özgürlük de kolayca anlamını kaybedebilir. İnsan sokağa çıkamıyorsa, mülkünü koruyamıyorsa, şiddetten korkuyorsa veya sürekli bir çatışmanın içerisinde yaşıyorsa kâğıt üzerindeki özgürlüklerin günlük hayattaki karşılığı sınırlı kalabilir.
Bu nedenle mesele basitçe "özgürlük iyidir, güvenlik kötüdür" değildir.
Asıl mesele, güvenliği kimin sağladığı, hangi araçlarla sağladığı ve bu araçların sınırını kimin belirlediğidir.
Belki de modern toplumun asıl problemi burada yatıyor.
Devlet bireye, "Seni koruyabilmem için seni biraz daha fazla görmem gerekiyor" diyor.
Teknoloji şirketi, "Sana daha iyi hizmet verebilmem için seni biraz daha fazla tanımam gerekiyor" diyor.
Toplum ise bazen, "Kendimizi güvende hissetmemiz için bazı davranışları sınırlandırmamız gerekiyor" diyor.
Birey bütün bunların ortasında kalıyor.
Çünkü özgürlük yalnızca devletin müdahale etmemesi değildir. İnsanın sürekli izlendiğini düşünmeden yaşayabilmesi, düşüncesini ifade edebilmesi, hata yapabilmesi, fikrini değiştirebilmesi ve hayatının herkes tarafından bilinmeyen bir bölümünü koruyabilmesi de özgürlüğün parçalarıdır.
Fakat insan aynı zamanda gece evine korkmadan dönmek, çocuğunu güvenle sokağa göndermek ve yarının bütünüyle belirsiz olmadığı bir toplumda yaşamak ister.
İşte açmaz tam olarak budur.
İnsan özgürlüğünü kaybettiğinde güvenliğinin anlamı azalır; güvenliğini kaybettiğinde ise özgürlüğünü kullanabileceği alan daralır.
Tarih bize bu ikisinden birini tamamen seçmenin kolay bir çözüm olmadığını gösteriyor. Belki sorulması gereken soru "Güvenlik mi, özgürlük mü?" bile değildir.
Daha doğru soru şudur:
Güvenlik adına verdiğimiz bir özgürlüğü, tehlike geçtiğinde geri alabilecek miyiz?
Çünkü iktidara verilen yetkinin geçici olması mümkündür; fakat o yetkinin kalıcılaşması da mümkündür. İnsanların olağanüstü dönemlerde kabul ettiği uygulamalar zamanla olağan hayatın parçasına dönüşebilir.
Bu nedenle özgür toplumun ölçüsü yalnızca vatandaşına ne kadar özgürlük tanıdığı değildir.
Aynı zamanda korktuğu zaman özgürlüğe nasıl davrandığıdır.
Ve belki bireyin yüzyıllardır değişmeyen açmazı tam da burada saklıdır:
Tehlike kapıya geldiğinde önce kapıyı kilitleriz.
Ama bir süre sonra dönüp şu soruyu sormamız gerekir:
Anahtar hâlâ bizim elimizde mi?
Aras Vely
